Biz

Standard

Sevgili x jenerasyonu, en Atatürkçüler, laikliğin en büyük savunucuları, cumhuriyetçiler, sevgili büyüklerim,

Bunca yıldır sizler yetiştirdiniz beni, büyüttünüz, öğretileriniz bana ışık tuttu. Hayatım boyunca emeklerinizi ödeyemem, var olun. Ama bir şeyler söylemem gerekiyor, ne olur yanlış anlamayın beni.

Türban:

Çok karşısınız, nefret ediyorsunuz. Gericiliğin sembolü, bir siyasi simge sizin için. Buna karşı durmak sizin için bir hak, aksi ya da alternatifi düşünülemezdi bile.

Peki neden? Neden okullara, kamu alanlarına giremiyor(du) türban takan vatandaşlarımız? Neden bu kadar ısrar ettiniz o türbanı açtırmaya? Peruk taktırmaya zorladınız, takınca da dalga geçtiniz. Mini etek giyen türbanlı kızları “ibretlik” diye birbirinize gönderdiniz, sosyal medyada paylaştınız. Hala kara çarşaflı birini görünce yolunuzu değiştiriyorsunuz, içinizden kim bilir neler geçiyor.

Neden? Bir siyasi simge de olsa, ne idi sizi rahatsız eden? Bizi ele geçirecekler, laiklik elden gidecek korkusu muydu? Peki şimdiki duruma bakınca, sizce bu yaptıklarınız korudu mu ülkemizi, daha yaşanır bir hale getirip daha özgür, daha modern yaptı mı?

Şimdi aynı tutumla karşılaştık hepimiz. Ötekileştirildik. Mıknatısın kutbu değişti, ters yöne itildik. Hiç hoş değildi bu, çünkü tüm bunlar bizim neslimizin en çok etkileneceği yıllarda gerçekleşti. Siz artık emekliydiniz, inzivaya çekilmiştiniz. Bu ters kutbu biz göğüslemek zorundaydık. Sizin kararlarınızın sonuçlarına biz katlanmak zorunda kaldık.

Sakın yanlış anlamayın, sizi suçlamıyorum. Ama artık anlayın istiyorum: Bırakın insanlar istedikleri gibi yaşasınlar. Bırakın örgütlensinler, bırakın muhafazakarlaşsınlar. Yasaklarla, mahalle baskısı ile bir düşünce nasıl engellenebilir? Son 10 yılda düşünceleriniz değişti mi? Elbette değişmedi, kor olan her şey alevlendi hatta.

Lütfen artık görün bunu: Tolerans değil, empati istiyoruz. Birilerinin farklı düşünce ve fikirlerine katlanmak ve sebat etmek değil, onları anlamak ve onların yerinde olsaydık ne hissederdik diye düşünmek ve onlara da hak vermek istiyoruz. Türban takmak isteyenlerin, bizlerle aynı yerlerde eğlenmesini, okumasını, devlet işlerini halletmesini ve yemek yemesini istiyoruz. Biz-onlar değil “biz” olmak istiyoruz.

Atatürk:

Bu kadar önemli biri gelmeyecektir belki bir daha. Saygımız sevgimiz sizler kadar O’na. Peki zaten bu kadar yüce bir manevi sevgiyi neden bu kadar hatırladık yıllarca? Neden her yerde büstü, fotoğrafı oldu? Her sabah ant içtik Türk olduğumuz için. Küçücüktük daha. Neden bu kadar askeri bir dayatma ile sevmeye zorlandık?

Atatürk sevilmeyecek bir karakter değil, nedendi bu zorlama ve her an göz önünde tutma? Bu korku nedendi? Neden günlerce ayakta bekledi gencecik bedenler, sıcağın altında yürüdü minikler? Bu sevgi gösterisi neden bu kadar cafcaflı bu kadar görkemli olmalıydı?

Biz Atatürk’ü anlamak, O’nun dediklerini irdelemek yerine neden heykellerine bakarak ezberlenen şiirleri okuduk?

Bunca yıldır yaptık bunları. Atatürk sevgimiz arttı mı ülke olarak? Ülke olarak muasır medeniyetler seviyesine geldik mi? Dünyanın en ileri teknoloji üssü olduk, sayılı devletler arasına girdik mi? Teknoloji devrimine ilk katılan, uzay araştırmalarına ilk başlayan ülkelerden miyiz?

Bize Atatürk’ü anlatmanız yeterdi. Başımızı okşayıp onun yaptıklarını, nerelerden nerelere geldiğimizi ve onun ilkelerini anlatmanız yeterdi. Biz onu sizin gözlerinizde görür, sizin heyecanınızı 100 kat daha fazla hissederdik sıcak altında sallanan bayraklar altında ayakta durmaktan…

Şekilci değil, irdeleyen, düşünen ve O’nun öğretilerini 90 yıldır aynen okuyan bir nesil değil, 10 adım ileri taşıyan bir nesil olmak istiyoruz biz. Bunun için ne O’nun adını sokaklara vermeye ne büstlerini her okula dikmeye ne de ant içmeye ihtiyacımız var. Bunun için bize gereken tek şey Gençliğe Hitabe’sini ve ilkelerini anlamış olmaktır.

Etnik kökenler:

Kimlerdensin? Soyadın ne? İstanbul Ermenisi misin? Yahudi ismi o? Sabetaycı, Arnavut, Çerkez, Yörük, Gagauz, Süryani mi o?

Neden bu kadar önemliydi bu sıfatlar? “Ne mutlu Türk’üm diyene” değil miydi ilkemiz? Neden bu kadar çok konuşulur, bu kadar çok dile getirilir nereden geldiğimiz, kimlerden olduğumuz.

Atatürk’ün “Türk” dediğinde “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı” demek istediğini, hepimiz biliyoruz. Bizimle aynı şekilde bu ülkeyi yüceltmek isteyen, bu ülkeyi seven herkes bizdendir. Biz artık sormuyoruz kimin kimlerden olduğunu. Bizim için hiç önemli değil nereden geldikleri. Mozaik dokumuzla gurur duyacaksak eğer, artık siz de sormayın, merak etmeyin bunları. Kendi kökünüzle gurur duymayın, Türkiye ve onun içindeki herkesle duyun isteriz.

Son olarak toparlarsam:

Biz elitizm, beyaz Türklük istemiyoruz artık. Dağdaki çobanla benim oyun bir değil diyen bir zihniyeti barındırmak, desteklemek istemiyoruz.

Sizden tek isteğimiz var: Artık anlayın… Ya da en azından anlamaya çalışın.

Biz birbirimizi çok sevmek istiyoruz.

Bedava tavsiye ve kahve

Standard

Beğenmiyoruz yabancıları. Soğuk diyoruz, bizdeki sıcaklık yok diyoruz, ahlakları çökmüş diyoruz. Her zaman en güzel yaptığımız şeyi yapıp, oturduğumuz yerden ahkam (uzman) kesi(li)yoruz. 5 sene yurt dışında yaşadım yabancılarla. Öyle bizim binlerce kilometre uzaktan gördüğümüz gibi olmadıklarını zaten daha 2. ayda anladım. Eleştirdiğimiz konuların çoğunda bizden çok daha iyiler vesselam. Adam gibi sivil toplum örgütleri, herkesin oturduğu mahallede bir oluşumu, seslerini duyurabilecekleri ortamları var. Biz böyle dışarıyı eleştirirken, bir zamanlar kendimizle gurur duyduğumuz özelliklerimizin çoğunun yok olduğunun neden farkında olamıyoruz? Misal en son ne zaman komşularımızla bir şeyler paylaştık? Benim bildiğim komşuların görüldüğü tek yer genellikle apartman toplantıları olur, orda da kavga eksik olmaz. Bir tek aile içindeki sıcaklık kaldıysa kaldı, ki bunu da kaybetmiş aileler çoğunlukta artık. Ya biz son yıllardaki yabancılaşmamızın farkında değiliz, ya da geçmişte yaşamak istiyoruz kendi irademizle. Her konuda olduğu gibi “yabancı” yine bizden daha duyarlı, örgütlü ve farkında.

Neyse, gelelim konuya. Simon Hoegsberg, Kopenhag’da yaşayan bir adamcağız. Bizim gibi sözde değil, özde bir hayat üniversitesi sosyoloğu olup kendi yaşadığı alanda kendince testler yapıyor ve paylaşıyor blogunda. 2009’da kurmuş tezgahı Kopenhag’ın en işlek caddelerinden birine, yanına da bir tabela asmış “Bedava tavsiye ve kahve” diye. Yoldan geçenlere her konuda her türlü tavsiye verebilmek için. Biri durmuş okulda aldığım dersi değiştirsem mi demiş, diğeri hayatımın doğru yönde ilerlediğinden emin değilim demiş. Biri gelmiş o adamla evleneyim mi demiş, der demez de gitmiş. İnsanlar kendi içlerindeki sordukları sorulara cevapları yakın çevrelerinden bulamazlar, ya da bulmak istemezler. Açıkçası ben biraz böyleyim, çünkü aşağı yukarı ne cevap alacağımı bilirim. Ama daha önce hiç görmediğim birine bunu anlatabilirsem belki de daha önce hiç farketmediğim bir detayı bana gösterebilir, fikrimi değiştirebilir. Bu ne güzel bir projedir böyle? Durup bir kahve eşliğinde 3. bir ses ile konuşmak. Buna ne çok ihtiyacımız olduğunun farkında olmak için geçen sürede ömrümüzü tüketiriz biz.

Ya ülkemizde olsaydı? Ben mesela gitsem Taksim Meydanı’nda, İstiklal Caddesi girişinde açsam tezgahı ücretsiz tavsiye ve kahve diye. Böyle termosumla falan gitsem, otursam. Bir kişi gelir de abi ben şöyle yaptım böyle yaptım, ne yapsam ne etsem diye sorar mı? Açıkçası sorar ama dinlemez gibi hissediyorum. Ya da bedava ve kahve kelimelerini görüp iki tane ver sütlü olsun der mi? Diyemez diyemiyorum. Ama ne güzel olurdu gelip sorsa. toplumda iki insan İstanbullu olarak konuşsa. Şu beğenmediğimiz ecnebiler…

http://www.simonhoegsberg.com/vejledning/index.htm